Tahir Paşa

Tahir Paşa, Debreli bir Arnavut olup son derece güçlü kuvvetli ve hudutsuz sâdık bir insandı. Abdülhamîd’e yakınlığı ise onun şehzadeliği zamanında başlıyordu. Genç yaşında İstanbul’a gelip kayıkçılık ve kaldırımcılık yapan Tahir Paşa Abdülhamîd ile ilk münasebetini şöyle anlatır:

«-İstanbul’da gayet kuvvetli bir Hırvat vardı. Kimse onun sırtını yere getirememişti. Önüne her çıkanla kavgaya tutuşur ve onun pestilini çıkarırdı. Ben Hırvatın lâfını duyunca onunla boy ölçüşmeye karar verdim. Üsküdar’da Hırvatın hemen her zaman oturduğu kahvehaneye gittim. Adam nargile ve kahve içmekte… Birkaç adım ilerisinde bir noktaya da, taş üzerine bir elma koymuş… Herkes elmaya dokunmadan dışından dolaşıp geçmeye mecbur…. Elmaya dokunmak, Hırvatı dövüşe davet etmek demek… Ben kahveye girince eğilip elmayı aldım ve bir kere ısırdıktan sonra Hırvatın suratına saldım. Herif yerinden fırlayıp üzerime çullandı ve aramızda bir kapışmadır başladı. Birkaç saniye geçmemişti ki, Hırvat suratı kan revan içinde upuzun yere serilmiş ve bir daha doğrulamaz hale gelmişti. Herkes etrafımı sarmış beni hararetle tebrik ediyorlardı. Şehzade Abdülhamîd Efendi vakayı duymuş… Beni yanına çağırttı. Şaşırdım ve ürktüm. Ben âdi bir ameleden başkası değildim. Bir kaldırım amelesi, koca bir şehzadesinin huzuruna nasıl çıkar, hangi lisanla konuşabilirdi? Bunu, haberi getiren adama söyledim. Gitti. İkinci bir haberci geldi ve Şehzadenin beni mutlaka görmek istediğini bildirdi. Bunun üzerine gittim. Beni, şu andaki Efendimizin şehzadeliği zamanında huzurlarına çıkardılar. Hitapları şu oldu: Sen benim yanımda ve muhitimde kal! Cesaret ve gözüpekliğin hoşuma gitti. Kendilerine, bu teveccühe lâyık olmadığımı söyledim ama inandıramadım. Hali o kadar soylu, edası o kadar sevimli, hususîyle bakışı ve sesi o kadar sihirliydi ki, bir anda kendisine aşık oldum ve emrini cana minnet bildim. İşte otuz seneyi aşkın bir zamandan beri yanlarındayım ve hiçbir kere inkisara uğradığım olmadı. O zamandan başlayarak, kendilerine, hudutsuz bir sevgi ve bağlılıkla yapışmış bulunuyorum. Askerliğin en küçük rütbesinden başladım ve en büyük rütbesine kadar çıktım. Hedefim daima Padişahın korunması oldu. İyi ve fena hiçbir dakikalarında Efendimi bırakmadım. Kendisini daima iyi kalbli ve cömert gördüm. Benim için bu dünyada tek bahtiyarlık, Pâdişâhımın karşısında durup o tatlı sesini duymak ve parlak gözlerini seyretmekti.»

Bu tabloda Abdülhamîd’in insanları nasıl seçtiğine ait bir işaret bulunduğu gibi bu insanların kendisine ne türlü bağlı olduklarına dair de bir delâlet vardır.

Dobra dobra konuştuğu, Pâdişâhın yüzüne karşı bile hakikati söylemekten çekinmediği herkesçe malûm ve meşhur Tahir Paşa’nın şu ifadesinde Abdülhamîd, insanları teshir-i müstesna şahsiyetiyle ortadadır.

Tahir Paşa, Hünkârın yanına, canı ne zaman isterse girmeye mezundu. Pâdişâhın en geniş itimâdına mazhar bulunduğu gibi kendi maiyeti tarafından da büyük mikyasta itimâda mazhardı.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – S.179,180)

Abdülhamid’in Soğanlı Yumurtası, Sarayda Yemek Hırsızlığı, Padişahlara Arzuhaller…

“Sofranız nur, haneniz mamur olsun!” sözü Osmanlı’da boşuna söylenmemiş. Çünkü Osmanlı’da yemek kültürü oldukça önemliymiş. Yemek deyince, Padişahların her birinin bir başyemeği varmış. Söz gelimi Sultan II. Abdülhamid’in en çok sevdiği yemek soğanlı yumurtaymış. Hatta soğanlı yumurtayı kim iyi yaparsa o ödüllendirilirmiş.

Özellikle de Ramazan ayının 15’inde Hırka-i Saadet ziyaretleri yapılır ve aynı gün Topkapı Sarayı’nda iftar yemeği yenirmiş.

“Sultan Abdülmecid’den itibaren bu iftar yemekleri Enderun efendileri tarafından ve aralarında gizliden gizliye bir yarış varmış gibi hazırlanır, yemek sahanlarını örten ve üzerine bağlı kumaşlara iliştirilmiş kâğıtlara da isimleri yazılırmış…

Padişah iftar yemeklerinden tatmakla birlikte en ziyade soğanlı yumurtayı önemser ve beğenirse bu yemeği yapan kişiyi kendine kilerci başı seçermiş…

Hemencecik soğanlı yumurta da neymiş deyip geçmeyin! Soğanlı yumurtanın yapılması, pişirilmesi çok büyük bir marifet gerektirirmiş. Enderun efendilerinin verdikleri bilgilere göre soğanlı yumurtanın pişirilmesi üç buçuk saat sürermiş. Onun hem lezzetini, hem de pişirilmesini yalnızca erbabı bilirmiş…”

Abdülhamid ise tahta geçtikten sonra Dolmabahçe Sarayı’nı pek kanıksamamış. Onun tercihi Yıldız Sarayı olmuş. Tabii Saray menüsünde soğanlı yumurtanın büyük yeri olmasına karşın Osmanlı mutfağının en zengin yemekleri bir biri ardına tevali edermiş.

Sarayda başmabeyinci olarak çalışan Lütfi Simavi’nin anlattığına göre, yalnızca Padişah için değil, her büyük memur için ayrı ayrı sofralar kurulurmuş. Pek çok masrafı olan bu hâlin başlıca sebebi, Mabeyn-i Hümayun memurlarının bir araya gelmelerine mani olmak için imiş. Bu, padişahın tedbir mesabesindeki bir arzusundan kaynaklanmaktaymış. Bu masraflı işten kurtulmak için Lütfi Simavi ile Halid Ziya Bey birlik olup, bu israfı sona erdirmek için, ayrı sofra kurmak yerine, sarayda tabldot usulünü ikame etmişler. Lâkin bu girişimleri bütün görevliler tarafından kabul edilmekle birlikte harem ağaları tarafından ciddi bir muhalefetle karşılanmış. Bazı mutfak çalışanları da bu uygulamaya karşı çıkanların arasında yer almışlar. Bunun özel bir sebebi varmış. Mutfaktaki vazifeliler, saray mutfağından aşırdıkları çeşitli yemekleri, âdeta alenî bir şekilde sarayın yakınındaki evlere sattıkları için sarayın yakınındaki evlerde yemek pişirilme külfeti olmazmış. Ta Sultan Abdülmecid zamanında başlayıp Saray bütçesini büyük sarsıntılara uğratan bu çirkin adet, nihayet Simavi ve Uşaklıgil’in ciddi çabalarıyla engellenmek cihetine gidilmiş. Padişahın hususi sofracıbaşısı ise, dışarıya yemek satma konusunda epeyce direnmiş. Bunun nedeni de çok büyük bir gelir kapısının ortadan kalkması imiş. Nihayet büyük baskı ve kontrollerle uzun senelerdir kökleşmiş olan bu çirkin gidişatın da önüne geçilmiş.

Padişaha sunulan arzuhallere gelince; genelde padişahlar halk içine çıktıkları zaman halk tarafından talep ve şikâyet içeren dilekçeler verilirmiş. Lâkin padişaha arzuhali vermek de ayrı bir maharet gerektirmekteymiş. Halk tarafından kimi arzuhaller hasır yakarak, kimi bir kamışın ucuna takarak, kimi arzuhalde büyük vaveylalar kopararak ancak Sultana takdim edilebilirmiş. Arzuhal sahibi sultanın namaz kılacağı camiye girebilirse, sultan camiye teşrif ettiğinde bağırarak şikâyetini duyurabilir ve gayesine vasıl olabilirmiş.

Yalnız adab ve erkân gereği, arzuhallerin Sultanların camiye gelirken verilmesi usuldenmiş. Namaz çıkışı arzuhal vermek pek uygun bir davranış değilmiş. Hatta Sultan Abdülhamid’in saltanatının ilk yıllarında halk, padişahın yanına yaklaşarak arzuhalini bizzat elden verebiliyormuş. Sonradan güvenlik sebebiyle halk padişahlara yaklaştırılmamış, bunu yerine arzuhalleri padişah adına görevli memurlar toplamaya başlamış. Yine Abdülhamid döneminde ellerinde veya boyunlarında asılı kırmızı atlastan çantaları olan görevliler, arzuhal vermek isteyenlerin padişahı taciz edici bağırışlarını engellemek, hareketlerini kontrol etmek için arzuhalcilerin yanlarına giderek dilekçelerini almakla padişahın ve halkın işi kolaylaştırmışlar.

Bugün de arzuhallerin Başvekil’e, -bundan sonra da Cumhur reisine- vermenin en etkili yolu, camiye giriş çıkışlarında olacak herhâlde. Bu nedenle bir an önce bahsi geçen makamlar, her hangi bir kargaşaya mahal vermemek için harekete geçip tedbirlerini almalı ve korumalardan birini halkın arzuhallerini toplamak için görevlendirmelidirler.

Devlet adamlarından bahis açmışken, Sühreverdi’nin belirttiği -devletin sağlamca durması ve memleketin huzur içinde devamlılık arz etmesi için- devlet adamlarında bulunması gereken yüksek özellikleri sayarak yazımızı bitirelim:

1- Adaletli olmak, 2- Akıllı olmak, 3- Cesur olmak, 4- Cömert olmak, 5- Yumuşak huylu olmak, 6- Vefalı olmak, 7- Doğru olmak, 8- Şefkat ve merhamet sahibi olmak, 9- Sabırlı olmak, 10- Affedici olmak, 11- Şükredici olmak, 12- Temkinli olmak, 13- Bilgili olmak, 14- Namuslu olmak, 15- Vakar sahibi olmak…

FAHRİ GÜVEN

http://www.milligazete.com.tr/makale/abdulhamidin-soganli-yumurtasi-sarayda-yemek-hirsizligi-padisahlara-arzuhaller-98361.htm

Abdülhamid’den Bugüne Değişmeyen Oyunlar

Doktor Mehmed Şakir’in yazma eseri, II. Abdülhamid’in 1890’dan itibaren izlediği hac sağlığı siyasetinin esasını oluşturmuş, yeniden gün yüzüne çıkmış: “Halife II. Abdülhamit’in Hac Siyaseti”. Anlaşılabilir bir üslûp ile kaleme alınmış olan eser yayına hazırlanırken mümkün olduğunca yazarın üslubuna ve imlasına sadık kalınmış.
1880’li yılların başında Asya ve Avrupa kıtalarında başlayan ve uzun süren Kolera salgını, başkent olan İstanbul’u tehdit etse de, Osmanlı idarecilerinin kenti korumak için aldıkları çeşitli tedbirler sayesinde atlatılmıştı. Hindistan’dan Mısır’a yayılan Kolera hastalığı, Paul Dumont’un “Yahudiler,
Araplar ve Kolera: 19. Yüzyıl Sonunda Bağdat’ta Cemaatler Arası İlişkiler” kitabına göre şehirde cemaatler arası çatışmalar çıkmasına, fiyat artışlarına, hırsızlığın artmasına ve daha da önemlisi kent nüfusunun yüzde beşinin kaybına yol açmıştı. Ama asıl acı kaybı Donald Quataert’a göre Mekke yaşayacaktı: hac sırasında tam 40,000 kişi kolera salgınından dolayı hayatını kaybetti.

Asıl felaket şimdi başlayacaktı: Avrupalılar kolera salgınının yayıl-masını hac ibadetinden sorumlu tuttular, Uluslararası toplantılar düzenlediler. Fransa, Rusya, Avusturya gibi Müslüman tebaası olan ülkeler de, kolera salgınının bulunmadığı zamanlarda bile umûmun sağlığı ve tebaalarının korunması bahanesiyle Müslüman tebaalarının Hicaz’a gitmelerini engellemişlerdir. Batılı Güçler, hac mevsimlerinde Hicaz’da ortaya çıkan kolera salgınlarının şiddetli olduğu dönemlerde sözde insanî gerekçelerle meseleyi milletlerarası politika gündeminde canlı tutarak, buraya müdahale için hukukî bir zemin oluşturmaya gayret etmişlerdir. Hicaz’ın ve hacıların sağlık durumunu düzenlemek gerekçesiyle toplanan milletlerarası sağlık konferanslarında alınan kararlar, salgın hastalık bahanesiyle doğrudan Hicaz’a ve Osmanlı hukukuna müdahaleye fırsat veren kararlardı. 1894 Paris, 1897 Venedik Sağlık Konferansları bu girişimlerin en uç noktasını oluşturmaktaydı.

Kolera istatistiklerinin tutulduğu kaynaklarımıza göre, salgın Rusya’da başlıyordu, 800 bin kişi koleradan hayatlarını kaybetmişti. Koşullar Osmanlıların büyük tehlikenin kendilerinden hiç de uzak olmadığını görmelerini sağlayarak, önlemler alınmasına vesile oldu.

Boğaz’dan geçecek gemilerin aranmasından, yabancı gemilere izin vermeyen katı kurallar, her ne kadar önlem alınırsa alınsın kolera salgınının önünü kesemedi ve önce Trabzon’da etkili olan kolera, daha sonra Erzurum, Erzincan ve Van’a, Edirne ve Selanik’e sıçradı. Cem Emrence’nin araştırmalarına göre Doğu sınırındaki İran, Osmanlı-lardan tıbbi yardım talebinde bulunmuştu. Karadeniz kıyısında Beserabya Bölgesi, Orta Avrupa’da Peşte kenti ve Almanya aynı dönemde salgınla karşı karşıyalardı. Daha da önemlisi, hem salgının çıkış noktası hem de salgın tartışmalarının merkezinde olan Mekke, koleraya yenik düşmüştü.

Avrupalı devletlerin hac konusunda izledikleri siyaset yanında, koleranın hac mevsimlerinde kutsal topraklarda ortaya çıkması üzerine aralarında doktorlar ve seyyahların da bulunduğu bazı Avrupalıların İslâm dini ve hac ibadeti hakkında yaptıkları maksatlı ve olumsuz yayınlar,  dünya kamuoyunu yanlış bilgilendirmiş, Osmanlı Devleti aleyhine bir durum ortaya çıkmıştır. Bunlara karşı mücadele edenlerin başında, yaptığı ilmî yayınlarla askerî doktor Mehmed Şakir Bey gelmektedir. Farklı tarihlerde veba ve kolera gibi bulaşıcı hastalıklar hakkında tıbbî araştırmalarda bulunmak ve hacıların sağlık durumlarına nezaret etmek üzere özel görevlerle Hicaz, Hindistan, Bağdat, Basra, Kamaran Adası, Yemen’de bulunan Mehmed Şakir, Haydarpaşa Hastanesi doktorlarından Mehmed Şakir Bey, bu tür yayınlara reddiyeler yazmıştır.

Şu anda oynanan oyunlar da aynı oyunlar!

Geçtiğimiz günlerde Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) domuz gribini küresel salgın ilan etmesinin ardından dikkatler toplu yapılan hac ibadetine çevrildi. Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik’in, “Bu yıl hac iptal edilebilir.” açıklaması, hacı adaylarını tedirgin etti. Yıllardır sıra bekleyen hacı adaylarını, domuz gribi yüzünden bir yıl daha kutsal topraklara kavuşamamanın endişesi sardı. Tartışmalara son noktayı Suudi Arabistan Sağlık Bakanı Abdullah el Rabia koydu. Ertelemenin şu an için söz konusu olmadığını belirten Rabia, yaşlı, hamile ve özürlülere bu sene ibadetlerini ertelemeleri tavsiyesinde bulundu. Devlet olarak insan sağlığına karşı her türlü önlemi aldıklarının altını çizen bakan, Müslümanların kutsal topraklara gelmeden önce domuz gribine sebep olan H1N1 ve diğer grip aşılarını yaptırmalarını istedi. El Rabia, ülkelerinde şu ana dek 81 domuz gribi vakası görüldüğünü, bu hastaların çoğunun tedavi edildiğini aktardı. Suudi Arabistan, dünyada paniğe yol açan hastalığa karşı önlemlerini artırdı.

Dünyada domuz gribi sebebiyle ölenlerin sayısı 300’e, bildirilen domuz gripli vaka sayısı ise 60 bine ulaştı. DSÖ, hastalığı 1-2 yıl sürmesi beklenen, sınırları aşan salgın ilan etmişti.

Doktor Mehmed Şakir’in yayına hazırlanan “Hicaz’ın Ahvâl-i Umûmîye-i Sıhhiye ve Islahât-ı Esâsîye-i Hâzırasına Dair Bazı Müşahedât ve Mülahâzât-ı Bendegânemi Hâvi Bir Lâyiha-i Tıbbîye”  adlı yazma eseri, II. Abdülhamid’in 1890’dan itibaren izlediği hac sağlığı siyasetinin esasını oluşturmuş, yeniden gün yüzüne çıkmış: “Halife II. Abdülhamit’in Hac Siyaseti”. Anlaşılabilir bir üslûp ile kaleme alınmış olan eser yayına hazırlanırken mümkün olduğunca yazarın üslubuna ve imlasına sadık kalınmış; ancak, gerekli görülen yerlerde cümle bölünmesi, yeni paragraf oluşturulması, açıklanması gereken noktalara dipnotlar eklenmesi gibi uygulamalar yapılmış.

Şu anda oynanan oyunları daha farklı açılardan görebilmeniz için, Gülden Sarıyıldız

Ayşe Kavak’ın hazırladığı Timaş Yayınları’ndan çıkan “Halife II. Abdülhamit’in Hac Siyaseti” kitabı ilginizi çekebilir. Bu çalışma Hac Siyaseti alanında yayınlanmış ilk çalışma.

http://www.milligazete.com.tr/haber/abdulhamidden-bugune-degismeyen-oyunlar-138920.htm

Son Sultan İkinci Abdülhamid Han Hz. ile ilgili her konuda bilgi alınabilecek internet sitesidir.

Exit mobile version