Kategori arşivi: Dış Meseleler Ve Dış Politika

II. Abdülhamid Han dönemindeki dış meseleler ve dış politikaya dair plan ve icraatler hakkındaki dökümanların yer aldığı kategori.

Abdülhamid’in Uzakdoğu Politikası

Singapur’da Abdülhamid Han’a gösterilen ilgi, Sultan’ın bu bölgeye yönelik politikasının zamanında ne kadar etkili olduğunu gösteriyor aslında. Abdülhamid’in Uzakdoğu ilgisi şehzadelik dönemlerine uzanıyor. Henüz tahta çıkmadan dört yıl önce, 1872 yılında Paris’te düzenlenen bir sergiye Japonya diye bir ülkenin katılacağını öğrenen Şehzade Abdülhamid, doktoru ve danışmanı Mavroyeni Bey’den bu ülke hakkında bir rapor hazırlamasını talep eder. Amacı, Doğulu bir halkın kendi inanç ve geleneklerini terk etmeden modernleşme yolunda aldığı mesafeyi yakından incelemektir.

Sultan Abdülhamid, tahta çıktıktan dört yıl sonra (1880) Japonya İmparatorluğu’ndan Prens Hebi’yi İstanbul’da ağırlar. Misafirlerinden İmparator Mikado ve Japonya hakkında bilgiler alır. İlgiden fevkalade memnun kalan Japonlar, iki ülke arasında ticarî ve siyasî münasebetler kurulmasını teklif eder. Böylece Osmanlı Devleti ile Japonya arasında ilk bağlar kurulur. 1887’de bu defa İmparator Mikado’nun dayısının oğlu Mareşal Prens Akihito başkanlığında bir heyet İstanbul’a gelir. Japon imparatoru, Abdülhamid’e özel bir mektupla devletin en büyük nişanını gönderir. O zamana kadar Batılı ülkelerden hiçbirinin nişanını kabul etmeyen Sultan, Mikado’nun bu hediyesini kabul eder. Japonya’nın iyi niyet girişimlerine bir gemi göndererek mukabele etmek ister. 581 seçme denizcimizi kaybettiğimiz ‘Ertuğrul’un hazin macerası da böyle başlar.

26 Mayıs 1890’da, 11 ay süren bir yolculuktan sonra Japonya’nın Yokohama Limanı’na ulaşan Ertuğrul gemisi top atışlarıyla karşılanır. Japon halkı limanda toplanır, sokaklarda tezahürat yapar, Osmanlı’dan gelen misafirleri halk evlerinde ağırlar. Hele bir cuma günü gemi mürettebatının bir meydanda topluca namaz kılması halkta İslâm’a karşı bir araştırma merakı uyandırır. Her akşam, 50 kişilik bandosuyla binlerce Japon’a konserler veren Ertuğrul gemisi, Japon sularında 3 ay kadar kalır. Dönüş için denize açıldıktan bir gün sonra şiddetli bir tayfuna yakalanır. 44 saat su yüzünde dalgalarla boğuşur. Neticede Osima kıyılarındaki kayalıklara çarpar ve parçalanır. Gemi enkazından ancak 69 kişi kurtarılır.

Kazadan sonra Japonya’da günlerce yas tutulur. Yardım kampanyaları açılır, imparatorun eşi dahi kendi elleriyle yaralı askerlerimize elbise dikmek için seferber olur. İmparator Mikado, Türk kazazedelerini İstanbul’a iki Japon harp gemisi ile gönderir. Sultan Abdülhamid, olaydan sonra günlerce ne yer, ne içer, ne de konuşur.

Sultan Abdülhamid Han İslâm âlemi ile yakından ilgilenen bir padişahtı. Dünyanın öbür ucundaki Müslümanlara heyetler gönderiyor, İslâmî cemaatlerle haberleşiyordu. Müslümanların halifesi sıfatıyla Hindistan’a, Çin’e, Java’ya (bugünkü Endonezya Adaları), Orta Asya memleketlerine heyetler gönderiyordu. Şüphesiz bu politika o dönemde bölgede hâkimiyet mücadelesi veren İngiltere’yi tedirgin ediyordu. Zira, Abdülhamid’in Müslümanlara sahip çıkma, onlara yardımcı olma politikası bölgede yaşayan halkları Osmanlı ile birlikte hareket etmeye sevk ediyordu. Bu da İngilizlerin bölgedeki çıkarlarına ters bir gelişmeydi tabii ki…

Buharalı Şeyh Süleyman’ın Rusya Müslümanları ile halife arasında bir köprü vazifesini görmesi, Şirvanizade Ahmet Hulusi’nin Afganistan’a, Ferik Paşa’nın Çin’e gönderilmesi, Han Hüseyin Lebbe’nin Markar’a konsolos olarak tayin edilmesi, Kasım 1900’de Ahmed Ataullah Efendi’nin Sultan Abdülhamid adına Singapur’daki Müslümanlarla temas kurması söz konusu politikanın birer parçasıydı.
……..
Aksiyon Dergisi. Sayı: 585. 20.02.2006. Mesut Çevikalp

İngiltere: Baş Düşman

Abdülhamid’in İngiltere’den kuşku duymakta haklı sebepleri vardı, çünkü “Türk düşmanı” Gladstone’un başında bulunduğu bir İngiltere’ydi karşısındaki. Kırım Harbi yıllarındaki müttefik ve dost İngiltere gitmiş, yerine, önce Kıbrıs’a, sonra da Mısır’a el koyan yırtıcı bir hasım gelmişti. Abdülhamid’in de İngiliz siyasetini okuma biçimi değişecekti doğal olarak. Hamleye karşı hamle gerekirdi bu oyunda; hamle
yapmadığınızda ise ya uyutma taktiğini devreye sokmanız gerekiyordu ya da büyük taviz yerine küçük taviz oyununu oynamanız. Abdülhamid de İstanbul’u kurtarmak için Kıbrıs’ta geçici İngiliz yönetimine içi kan ağlayarak evet demişti. Anlaşma geçiciydi ama İngilizlerin gözünü Kıbrıs da doyurmamıştı. Şimdi Mısır’a el koymakla meşguldü.
Mısır Hıdivi İsmail Paşa Sultan Abdülaziz’den dış borç alma imtiyazını kopardıktan sonra çılgınca bir borçlanma sarmalına girmişti. Sonunda deniz tükendi. Borcunu ödeyemeyeceğini söyleyerek bu defa elindeki Süveyş Kanalı hisselerini satılığa çıkardı. Fransa geç kalmıs, İngilizler tahvilleri çoktan kapatmıştı.
Ama İsmail Paşa’nın derdine derman olamamıştı bu para da. Kahire Sarayı’ndaki sefahat son sürat devam ediyor, borçlarını ödemeye ise yanaşmıyordu. Sonuçta Osmanlı Devleti’ne bağlı imtiyazlı bir ülkeydi Mısır ve borçlardan nihai sorumlu, Osmanlı Devleti’ydi.
Mısır karışmış, isyan sesleri duyulmaya başlamıştı. Subaylar Arabi (veya Urabi) Bey’i lider seçerek haklarını savunmak istediler. Sonunda Abdülhamid dayanamadı ve İsmail Pasa’yı azletti ve yerine, büyük oğlu Tevfik Paşa’yı atadı. Olaylar yine durulmayınca, Abdülhamid Hidivliği lağvetmeyi bile düşündü. Önce Arabi Bey’i desteklediyse de, Arap milliyetçiliği yapması hoşuna gitmedi. Arabi Bey, bütün Avrupalı memurların işine son vermişti. İngiltere ve Fransa zaten müdahale için bahane arıyorlardı. Ancak bu defa taktik değiştirmişlerdi. Doğrudan kendileri müdahale etmeyecek, Osmanlı askeri, kendi çıkarlarını korumak üzere Mısır’a yollanacaktı.
Görünüşte Osmanlı Devleti’ne “tezkere” verilir gibiydi. Abdülhamid tecrübesiz ve havuç peşinde koşarken evindeki tarlayı kaybeden türden acemi bir yönetici olsa Mısır’a asker yollar ve böylece Mısır halkını karşısına alır, dolayısıyla Mısır’a belki erkenden veda ederdi. Ama o, etrafının kurtlarla çevrili olduğunun bilincindeydi. Önüne atılan ilk havucun peşinden koşmadan önce iki kere düşünecek kadar tecrübeliydi. Bu tuzağa düşmedi. “Zira Türk askeriyle Mısır’daki milliyetçi hareketi
emperyalist Avrupa devletleri yararına bastırması, bütün İslam dünyasındaki halifelik prestijini zedeleyecekti. (1)

Sultan Abdülhamid, Arabi Paşa’dan soğumuştu. Görünüşte İngiltere’ye ve Fransa’ya karşı bir hareketin başında idi Arabi Paşa; fakat Mısır’ın içinde bulunduğu nazik durumu kavramaktan acizdi. O çağda kabadayılıkla iş yapılamayacağını göremedi ve Başbakanlığa kadar yükseldiği Mısır’da halk galeyana gelip de İskenderiye’deki Avrupalı tüccarların mallarını yağmalamaya, kendilerini de öldürmeye başlayınca müdahaleye zemin hazırlanmış oldu. İskenderiye limanında bulunan İngiliz donanması 6.5 saat boyunca şehri bombaladı. Ardından da işgal başladı. 15 Eylül 1882’de, Yavuz Sultan Selim’den 365 yıl sonra İngilizler Kahire’ye girmiş oldu. Abdülhamid işgali tanımadı, protesto etti etmesine ama, her fırsatta geçici
olarak Mısır’a girdiklerini söyleyen İngilizleri çıkartmak mümkün olamadı. Böylece milliyetçi Arabi Paşa, ülkesine en büyük kötülüklerden birini yapmış oldu.
Ancak Osmanlı Devleti’nin hemen teslim olduğunu zannetmeyin. Çünkü bu işgalin hukukî bir dayanağı yoktu. Fiilî bir işgaldi, daha doğrusu bir emr-i vâki. Yine Osmanlı mülküydü Mısır, yine vergi ödüyor, atamaları İstanbul yapıyordu ama kontrol İngilizlere geçmişti. Bu da yeterliydi zaten bir sömürge imparatorlugu için.

(1) Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, cilt 7, İstanbul 1978, Ötüken Yayınevi, s. 196.

Mustafa ARMAĞAN – Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı

Abdülhamid hakkında yanlış bildiğimiz 10 şey

Abdülhamid hakkında yanlış bildiğimiz 10 şey
Geçtiğimiz 10 Şubat günü Sultan II. Abdülhamid’in 91. ölüm yıldönümüydü. Hakkında olumlu bir şey söylemenin bile cesaret istediği yıllar yaşadık ama artık mızraklar çuvallara sığmaz oldu. Çuvalları delip çıkan gerçeğin mızrakları hepimizi şaşırtıyor. Neler mi onlar? Sayıları çok fazla ama içlerinden 10 tanesini seçtim. Beraber çıkarmaya çalışalım mı?
1. Kızıl Sultandı: Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid’in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid’in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte “Kızıl”, yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid’e Jön Türkler neden “Kızıl Sultan” dediler? 1915’te yüzbinlerce Ermeni’yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.

2. Meşrutiyet düşmanıydı: 93 Harbi’nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu. İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.

3. Milleti cahil bıraktı: Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan’ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950’li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895’te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923’te bu sayı 95’e düşmüştür. 1895’teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909’da 900’e, 6 olan idadi sayısı 109’a çıkmıştır. 1877’de İstanbul’da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905’te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.

4. Denizciliğe düşmandı: Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı’nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid “karacı” idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye’nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi?

5. Keyfî sansür uyguladı: Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak PKK ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir? Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan “cellat sansürü”yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid’inki.

6. Hafiye teşkilatı zararlıydı: Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı? Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa’nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid’in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı’nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu. Devlet Londra, Paris ve Petersburg’dan yönetiliyor, “Hasta Adam”ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı. Elbette suistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.

7. Despottu: ‘İstibdad’ kelimesini ‘despotizm’ diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde “istibdâd” meşru yönetim şekillerindendi. Mesela İbn Haldun ‘istibdâd’ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.

8. 31 Mart’ı tertiplemişti: 31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor. İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal [Tengirşenk], 31 Mart’ın Abdülhamid’in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır. Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey’e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: “Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı’nın hazinesi karşılayabilir.”

9. Hamidiye Alayları gereksizdi: Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı: 1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi. 2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu. 3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu. 4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı. 5. Çocuklar İstanbul’daki Aşiret Mektebi’nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler. 6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi. 7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun imarına çalışıldı…

10. Korkaktı: Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bey’in dediği gibi “Abdülhamid’in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu.” Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid’di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan’a söyledikleri karakterini iyi özetler: “Kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem.”

İçimden bir ses, “Kurtlarla Dans”ın devamını yazmam gerektiğini söylüyor.

(15 Þubat 2009 – Mustafa Armağan)