Kategori arşivi: Dış Meseleler Ve Dış Politika

II. Abdülhamid Han dönemindeki dış meseleler ve dış politikaya dair plan ve icraatler hakkındaki dökümanların yer aldığı kategori.

Abdülhamid, Sevgili Peygamberine Hakaret Ettirmezdi

Bizi yükselten, dinimize karşı duyduğumuz büyük aşktır.’
Sultan II. Abdülhamid

Ne oluyoruz? Danimarka, derken Norveç, Almanya ve Fransa… Şu karikatür kuşatmasından bahsediyorum. Kaç gündür sabah akşam bu haberlerle dertleniyoruz. Bazı yazarlarımız Danimarka mallarını külliyen boykot çağrısı dahi yaptılar. (1)
Avrupa canibinden esen bu üzücü haberleri işitip de Sultan Abdülhamid’i anmamak mümkün mü? Devletin en müşkil anlarında bile Düvel-i Muazzama’nın idarecilerine sözünü geçirebilen ve İslamiyet hakkında kalem oynatır veya tiyatroda bir eser sahneye koyarken dinî değerlerimize karşı daha itinalı olmalarını sağlayan bir derin hassasiyetin değişmez adresiydi Halife hazretleri.
Sultan II. Abdülhamid Han denilince, Fransa, İngiltere, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Peygamber Efendimiz (sav) aleyhinde bir piyes oynanacagını haber alınca, engellenmesi için çok etkin diplomatik girişimlerde bulunan ve sonuç almasını da bilen bir padişahın, bir devlet adamının uyanık bilinci yanında, bir büyük Müslüman’ın hassas ruhuyla da karşı karşıya olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Özellikle Paris Büyükelçisi Esad Paşa ile Salih Münir Paşa’nın çabalarını hatırlatmakta yarar var. (2)

İşte Abdülhamid Han’ın Peygamber Efendimiz’in (sav) ve ecdadının haklarını, hem de şu Yıldız Sarayı’ndan dışarıya adımını atmadan nasıl savunduğuna ilişkin birkaç ibretâmiz olay. (3) Okuyalım ve
üzerinde düşünelim.

Yıllardan 1890’dır. Fransız akademisi üyelerinden Marki de Bonnier, “Muhammed” adlı bir dram yazarak Comedie Français’e teslim etmiştir ve alınan haberlere göre oyunun provaları başlamak üzeredir. Sahnede bir aktör Hz. Peygamber rolüne çıkacaktır. Oyunun Efendimiz’in manevî şahsiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren hakaretamiz bölümler ihtiva ettiği haberleri Abdülhamid’i “Halife-i Müslimîn” sorumluluğuyla derhal harekete geçirecek ve yalnız o tiyatroda değil, bütün Fransa’da sahnelenmesini engelleyecektir oyunun. Nasıl mı? Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’ya Paris Sefiri Salih Münir Paşa eliyle haber uçurarak. Tabii Carnot Cenaplarına, İslamiyet’e yaptığı bu mühim hizmet karşılığında bir Nişan-ı İmtiyaz takdim edildiğini söylememe gerek yok.
Yazışmaların başlığı, “Hz. Muhammed aleyhisselatü vesselam hazretlerinin nânevi kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair”dir. Bu başlık bile aslında maksadın sanat olmadığına, gerçek bir “oyun”la karşı karşıya bulunulduğuna işaret etmektedir. Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi Kont Montbella aracılığıyla Fransa hükümetine sert uyarılarda bulunan Sultan Abdülhamid, oyunun sahneye konulması halinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin biteceği ültimatomunu göndermişti. (4)

Diplomatik tehditler Fransa’da işe yaramıştı ama bakalım diğer ülkelerde nasıl sonuç verecekti?

Ancak de Bonnier de işin peşini bırakmaya niyetli değildir. Bu defa eserini Abdülhamid’in diş geçiremeyeceğini tahmin ettiği, devrin ABD’si olan İngiltere’de oynatmak için girişimde bulunur. Ne var ki, Irving adlı bir aktörle anlaşmış olmasına, bir nevi devlet tiyatrosu olan Lyceum Kraliyet Tiyatrosu’nda oynanması kararlaştırılmasına rağmen, Abdülhamid’in müdahalesinden kurtulamaz. Bu defa diplomatik kanallardan bizzat İngiltere’nin ılımlı Dışişleri Bakanı Lord Salisbury devreye sokularak piyesin yalnız o tiyatroda değil, bütün İngiltere’de oynanması yasaklanır.

Sultan Abdülhamid-Marki de Bonnier kovalamacasının böylece noktalanmış olduğunu sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü bu işin bir de üçüncü raundu var.

Bu defa 3 yıl sonrasındayız. Devir değişmiş, Lord Salisbury gitmiş, yerine bir başka Lord, İslamiyet’e daha mesafeli duran Roserbery geçmiştir. Bunun üzerine Marki de Bonnier yeniden atağa kalkar ve bir başka Londra tiyatrosuyla anlaşır. Ancak bu defa da eserini sahneye koydurmayı başaramayacaktır. Velhasıl Abdülhamid’in mahir diplomasisi, bu mel’anetin icrasına müsaade etmeyecektir. Nitekim 1900 yılında Paris’te oynanmak istenen Muhammed’in Cenneti adlı bir başka piyesin ancak ismi ve muhtevası değiştirilerek sahneye konulur hale getirilmesi de onun ince diplomatik girişimlerinin eseridir.

Keza Roma’da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmed üzerine bir piyes de, Osmanoğullarının küçük düşürüleceği gerekçesiyle yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, kendi gücünün yetmediği durumda yakın dostu Alman İmparatoru Wilhelm’i devreye sokarak bunu başarmasıdır. Yasaklama olayını haber veren 15 Nisan 1890 tarihli bir İtalyan gazetesi (Capitan Fracassa) aynen şunları yazmaktaydı: “Bu dramın sahneleneceği haberi üzerine, Sultan [Abdülhamid adeta], kendisine, bir Rus filosunun Boğaziçi’ne doğru hareket halinde bulunduğu bildirilmiş gibi, heyecana kapıldı. İmparator Wilhelm de [konuyla] ilgilenmiş göründü.”

Hatta 1893 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde sahneye konulan ve İslam Peygamberi’nin hayatını
olduğundan farklı gösteren Muhammed adlı tiyatro oyunu da, (yazarının De Bonnier olup olmadığına dair
sarih bir bilgimiz yok ama tarihler aynı oyun oldugu fikrine götürüyor bizi) Sultan Abdülhamid’in ABD Elçisi
Alexander W. Terrell ile yaptıgı özel görüsmeden sonra, federal hükümetin yetkisi dahilinde olmamasına
rağmen, bizzat Başkan Crover Cleveland’ın girişimleriyle sahneden kaldırılmıştır.(5) Müdahalenin Amerika
ayağında ise Osmanlı’nın Washington sefiri Mavroyani bulunuyordu.

Abdülhamid Han’ın sevgili Peygamberine, İslamiyet’e ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı, güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına, müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar İslamiyet’le ilgili eserleri daha bir titizlikle seçer olmuşlardır. Sonuçta gerek Fransa’da, gerekse İngiltere ve İtalya’da, hatta İngiliz işgali altında bulunan Hindistan’da (6) Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik bu tür hakaret içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda bir gelenek oluşmuştur. Nitekim Avrupalı bürokratların Osmanlı’nın hassasiyetini nazar-ı dikkate aldıklarını ve basını da zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Abdülhamid’in iktidar ve nüfuzunun sadece içeride ve sadece İslam âleminde değil, Avrupa’da da oldukça yüksek olduğunu gösteriyor.

Bir piyes için koca Alman İmparatoru II. Wilhelm’i bile devreye soktuğuna bakılırsa onun bu işleri ne kadar ciddiye aldığı ve aldırdığı rahatlıkla anlaşılır. Aleyhteki propagandasına son vermek için bir ara İngiltere’nin ünlü “The Times” gazetesini satın almaya dahi kalkıştığı söylenir Sultan’ın. (7) Neden vazgeçtiğini bilmiyorum. Ama hiç de yabana atılacak bir fikir değil bence. Düşünsenize, “Times” gazetesi bizim olsaydı…

Mabeyn kâtiplerinden Tahsin Paşa’nın yalancısıyım. Sultan Hamid her sabah “Times”, “Temps”, “Kölnische Zeitung”, “Tribune”, “Standard” gibi İngilizce, Fransızca ve Almanca gazetelerin siyasî makalelerini günü gününe tercüme ettirip inceler, tepki verilmesi veya düzeltilmesi gereken haber ve yazıları işaretler ve bazı ünlü yerli ve yabancı yazarlara cevaplar yazdırarak o gazetelerde yayınlatırmış. Bununla da yetinmeyen propaganda üstadı Abdülhamid, Avrupa gazetelerinin temsilcilerini saraya çağırır, onlara iltifatlar edip hediyeler takdim ettikten sonra, çıkan haberlerin düzeltilmesini rica edermiş. İtiraz etmek ne mümkün! Birkaç gün sonra bakarmışsınız ki, o muhabirler aynı gazetede bu defa Osmanlı lehine haberler yazmışlar. (8)

Maalesef II. Abdülhamid’den sonra ne bu dinî hassasiyetler ortada kalmıştır, ne de uluslararası itibar ve
nüfuzumuz. Sadrazam Talat Paşa bile, iş işten geçip Sultan 1918 Şubat’ında ölünce, bir yakınma, ‘Tam
onun Avrupa hükümdarlarıyla alakasından ve hanedanlar üzerindeki nüfuzundan istifade edecegimiz bir
sırada öldü’, diye yazıklanacaktır.

Ne hazin bir itiraf! Ve İttihadcıların içine düştükleri zavallılığın derecesine bakın. Memleketi kurtaracağız
diye iç savaş çıkartarak tahtından indirdikleri bir adamdan, ellerine yüzlerine bulaştırıp devletin başkentini
dahi esarete duçar ettikten sonra adeta yılana sarılır gibi medet ummak, tam da onların çocukluklarına
yaraşır bir tavır değil mi?

Yine de sağ olsaydı, Sultan onları, hainler hariç, “gafil” evlatları olarak yeniden bağrına basmaya hazırdı.
İimdikiler ne yapıyor? Biliyorsunuz. Ve biz bu ümmetin onurunu korumak için didinmiş adama, şahsî iktidarı için diktatörlük yaptığı iftirasını savurmaya devam ediyoruz. Yahu Peygamberinin hakkını savunmanın şahsî iktidar tutkusuyla ne alakası var? Bilen varsa beri gelsin.

(1) Mesela Ali Bulaç, “Danimarka’yı boykot”, Zaman, 1 Şubat 2006.
(2) Bu konuda devrin Paris Sefiri olan Salih Münir Paşa’nın yazışmalarına bakınız. Mesela: Aziz Esenbel,
“Abdülhamid ile Paris Sefiri Salih Münir Pasa arasında gizli muhabere”, Tarih Dünyası, Sayı: 16, 1 Aralık
1950, s. 683-686; Sayı: 17, 15 Aralık 1950, s. 715-717; Sayı: 19,15 Ocak 1951, s. 820-821; ayrıca bkz.
Aziz Esenbel, “Kardeşinin kalemiyle Paris Sefiri Salih Münir Paşa”, Tarih Dünyası, Sayı: 15,15 Kasım
1950, s. 638-642. Salih Münir Paşanın ölümü vesilesiyle yazılan bir yazı için bkz. Galip Kemali
Söylemezoğlu, “Salih Münir Paşa”, Yedigün, Sayı: 309, 7 Şubat 1939, s. 12-13.
(3) Aşağıda zikredeceğim olaylar Ziyad Ebüzziya’nın V. Milletlerarası Türkoloji Kongresi’ne sunduğu ve
1988 yılında yayınlanan “II. Abdühamid’in dinî ve millî konulardaki hassasiyeti” başlıklı tebliğinin özeti
mahiyetindeki şu yazısından alınmıştır: “Sultan Hamid’in Avrupa’da oynanmasını yasaklattığı tiyatro
eserleri”, Türk Edebiyatı, Sayı: 150, Nisan 1986, s. 6-11.
(4) Ahmet Uçar, “II. Abdülhamit’in Avrupa sahnelerine müdahalesi: Dünyaya konan ambargo”, Tarih ve
Medeniyet, Sayı: 36, Ocak 1997.
(5) Çağrı Erhan, Türk-Amerikan ilişkilerinin Tarihsel Kökleri, Ankara 2001, İmge Kitabevi, s. 359.
(6) Ziyad Ebüzziya’nın tebliğinden nakleden: Cezmi Eraslan, Doğrulan ve Yanlışlarıyla Sultan II.
(7) Ziya Erkins, “Abdülhamidin kitap merakı”, Tarih Dünyası, Sayı: 32, 26 Ağustos 1952, s. 1278.
(8) Tahsin Paşa, Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları: Sultan Abdülhamid, 5. baskı, İstanbul 1999, Boğaziçi
Yayınları, s. 160. Ayrıca bkz. Ahmet Uçar, “II. Abdülhamid’in Avrupa sahnelerine müdahalesi: Dünyaya
konan ambargo”, Tarih ve Medeniyet, Sayı: 36, Ocak 1997. O yıllarda Amerika Sefirimiz Aleksandr
Mavroyani Bey’dir.

Mustafa ARMAĞAN-Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı

Abdülhamid “Amerikancı” mıydı?

Padişah [Abdülhamid] hava basıncıyla işleyen yeni toplar
konusunda kendisine ayrıntılı bilgi sağlamam için kişisel
bir ricada bulunmuştur. Ayrıca topun makine aksamını
gösteren azimler, fiyatı hakkında bilgi ve Savaş
Bakanlığı’nın vermeyi uygun görecegi diğer bütün
ayrıntıları istemiştir. Çanakkale Boğazı’nın savunmasını
desteklemek için bu toplardan almayı tasarlamaktadır.
(ABD Elçisi Spencer Eddy’den ABD Dışisleri Bakanı John Hay’e mektuptan)

TARİH VE TALİH; ikisinin de ne zaman hangi yöne dönecegi hiç belli olmaz. Osmanlı-Amerika Birleşik Devletleri ilişkileri de böyle olmuş. Başlangıçta yeterince ciddiye almadığımız bu uzaktaki bayrağın günün birinde güney sınırlarımızda dalgalanacağını kuşkusuz kimse tahmin edememiştir. Tıpkı bundan sonra
olacakları kimsenin tahmin edemeyeceği gibi…
Osmanlı Devleti’nin, Sultan Abdülaziz devrinden başlayarak ABD’den yoğun bir şekilde silah ve mühimmat satın aldığını, dahası bu silah ticaretinin, Alman nüfuzuna girildiği 1904 yılma kadar devam ettiğini biliyor muydunuz? İste Sultan II. Abdülhamid’in “Amerikancı” dış politikası ve yine işte Abdülhamid farkı.
1827 yılında Rus, İngiliz ve Fransız deniz kuvvetleri, gizlice anlaşarak herhangi bir savaş sebebi (casus belli) olmaksızın Navarin’de toplanmış bulunan Osmanlı donanmasına ani bir baskın vermiş, baskında tam 52 adet savaş gemimiz batırılmış, 6 bin levendimiz de şehadet şerbetini içmişti. Bu kritik olay, bir yandan Yunanistan’ın
bağımsızlığına giden yolu açacak, öbür yandan da Osmanlı yöneticilerine, Avrupalı devletlerden hiçbirine güvenilemeyeceğini -bir kere daha- ögreten ibret dolu bir tecrübe olacaktı. Yüzyıllar boyu Osmanlı Devleti’nin hayırhahlığı sayesinde palazlanmış Fransa gibi bir ‘dost’ devlet bile, kendi çıkarı gerektirdiğinde
dostluğunu gözünü kırpmadan satabiliyordu. Nitekim aynı Fransa, 3 yıl sonra, 1830’da Cezayir kıyılarına bir çıkarma yapacak ve Osmanlı Devleti’nin bu en batıdaki kanadına dişlerini geçirecekti.
Peşpeşe yaşanan bu iki facia, yani Navarin baskını ve Cezayir’in işgali, Osmanlı devlet ricalini, dış politikada yeni alternatifler aramaya zorlayacak ve Osmanlı dış politikasında “Amerika kozu” böylece devreye girecektir. Bağımsızlığını kazanalı yarım asır bile olmamış olan ABD, payitaht İstanbul’da işte böyle bir zeminde gündeme gelmişti.
1799 yılında ABD’nin Lizbon maslahatgüzarı İstanbul’a bir antlaşma yapmak üzere gönderilmişse de, görüşme bir türlü gerçekleşmemişti. Bir yıl sonra Kaptan Wiliam Bainbridge, Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa’yla görüşerek ABD’nin Osmanlı Devleti’yle bir antlaşma yapmak istediğini bildirmiş, ne var ki, bu teklif İstanbul’da sıcak karşılanmasına rağmen herhangi bir sonuca bağlanamamıştı. Osmanlı’yla el
sıkışamayan ABD, bu defa Cezayir ve Libya (Trablusgarp) yöneticileriyle muhatap olmuş, anlaşamadığı zamanlarda ise savaş açmış, ancak gemilerini bir türlü gönül rahatlığıyla seyrettirememişti Akdeniz’in tuzlu ve bol korsanlı sularında.
Sebep?
ABD’nin, Akdeniz’i hâlâ avucunda tutan Osmanlı Devleti’yle resmi bir antlaşması (ahidnamesi) yoktu da ondan.

Mustafa ARMAĞAN

ABD’nin çözemediği Abdülhamid bilmecesi

ABD’nin Osmanlı dönemindeki son büyükelçilerinden (1913-1916) Henry Morgenthau’nun, Ermeni soykırımı konusunda birinci dereceden etkili olmuş ve Amerika’da Türkiye aleyhtarlığını fişekleyen “Secrets of the Bosphorus” adlı hatıralarında II. Abdülhamid’den sürekli “Kızıl Sultan” veya “Kanlı Sultan” diye söz etmesi, yazdıklarının ‘objektifliği’ hakkında bir ipucu verebilir. Ancak bir Alman Yahudisi soyundan gelen Morgenthau’nun kini, Ermeni soykırımı veya Abdülhamid’le sınırlı kalmaz. O, Osmanlı’da olumlu hiçbir şey bulunabileceğine inanmaz:
“Türk’ün beş yüzyılda elde ettiği medenî inceliklerin tamamı, insafsızca hor gördüğü tebasından alınmıştır. Dini Araplardan gelir; dili [ancak] Arapça ve Farsça unsurlardan ödünç alınmak suretiyle belirli bir edebî değere ulaşmıştır; yazısı Arapçadır. İstanbul’un en nefis mimari anıtı olan Ayasofya Camii, aslen bir Hıristiyan kilisesidir ve pratikte bütün Türk mimarisi Bizans mimarisinden türemiştir…”

Bu sözler yabancımız değil. Bugün içimizde de nice “Morgenthaular”ın var olduğunu ve bir zamanlar “onlar”ın olan düşüncelerin zamanla nasıl “kendi” düşüncelerimiz haline dönüştüğünü göstermek için verdim bu örneği. Sanki Amerika’nın dini Amerika’da icad edilmişti; sanki Amerikalılar bir başka kıtanın dilini ve edebiyatını kullanmıyorlardı; sanki Amerikalıların kullandıkları alfabe, kendi kıtalarında icaD edilmişti. İnsan bir başka toplum hakkında ahkâm keseceği zaman önce kendine bakmalı değil mi?

Neyse, Morgenthau’nun hatıralarına günün birinde sıra gelecek nasıl olsa. Değerlendirmelerimizi ileriye erteleyerek şu sözde “Kızıl Sultan”a Amerikan büyükelçisinin neden düşman olduğu meselesini biraz eşeleyelim. Bakalım altından neler çıkacak?

Neydi sahiden de Morgenthau’ya, Abdülhamid Han hakkında, “tarihte bilinen en korkunç canavarlardan biri” (4. baskı, Londra: 1918, s. 188) dedirten kötülük? Sıraladığı sebepler arasında bir tanesini gösteremez ki, aynı tehditlerle, hatta yüzde biriyle karşılaşan bir Amerikan Başkanı (hayranı olduğu Woodrow Wilson dahil) elini kolunu bağlayıp seyretsin olan biteni. Gösterebildiği tek suç, vatanını Avrupalı emperyalistlere kaptırmamak için çırpınmasıdır ki, aslında Abdülhamid’in Yahudilere Filistin topraklarını satmayı reddetmesi bile, ‘normal’ bir Amerikalının alkışlaması gereken vatanseverlik değil de nedir? Bence Abdülhamid’in asıl suçu, bundan da büyüktü. ABD’yi bir ‘koz’ olarak kullanmaya kalkmıştı!

Vahdettin Engin’in yeni yayınlanan “Abdülhamid ve Dış Politika” (Yeditepe Yay., 2005) adlı çalışmasında bu kozun nasıl oynandığı, belgeleriyle ortaya konulmuş durumda. Padişahın sadrazama yazdığı 13 “hususî irade”nin metnine baktığınızda 1893’ten 1908’e kadar geçen 15 yıl içerisinde (yani Morgenthau’nun göreve başlamasından 5 yıl öncesine kadar) Abdülhamid’in, bir yandan ABD silahlarıyla ordusunu donatırken, öbür yandan kendi çıkarları doğrultusunda tavrını koyabildiğini ve bir Osmanoğlu olduğunu hiçbir zaman unutmadığını görürsünüz.

Mesela 13 Ocak 1986 tarihli iradede Çanakkale Boğazı’ndan geçmek isteyen Bankroft adlı Amerikan gemisine, ABD, Paris Antlaşması’na imza atan devletlerden olmadığı için izin vermiyor. 20 Aralık 1897’de ise bu defa Erzurum’da bir konsolosluk açılması gündemdedir. Cevap: “ABD’nin Erzurum’da bir konsolosluk açmasına gerek yoktur, çünkü orada ABD vatandaşı yoktur. Amerikan sefaretinin böyle gereksiz bir konuda ısrarcı olması uygun görülmediğinden talebinin geçiştirilmesi Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin emir ve iradeleri gereğidir.” Nasıl? Mesele yavaş yavaş aydınlanıyor değil mi?

Devam öyleyse. ABD ısrarla İstanbul’da bir büyükelçilik açmak istemektedir. Ancak Abdülhamid dış politikada iyi kötü kurmaya çalıştığı dengeye yeni bir aktörün girmesinin Osmanlı çıkarlarına uygun düşmeyeceğine inanmıştır. Bunun için de şu gerekçeyi gösterir: “Bizim Washington’daki temsilciliğimiz de Orta Elçi düzeyindedir. Bu talep, Osmanlı Devleti’nin Washington sefareti, büyükelçiliğe yükseltilmedikçe kabul edilemez!” 1898’de ABD bu defa Ermeni Patırtısı’nın tazminatını ödettirmeye çalışmaktadır İstanbul’a. Tehditlerin bini bir paradır. Ama Abdülhamid yine yılmaz, yine bir irade çıkarır: “Her ne ad altında olursa olsun tazminat talebinin yerine getirilmesi, olaylarda sorumluluğun kabulü anlamına geleceğinden, hiçbir şekilde tazminat ödenmesinin söz konusu olmadığı ABD sefirine hatırlatılmalıdır.”

Nihayet Harput’a (eski Elazığ) bir ABD konsolosu atanır. Ancak yapılan araştırmada bu kişinin Osmanlı vatandaşı bir Ermeni olduğu ve sonradan ABD vatandaşlığına geçtiği anlaşılır. Oysa ABD ile yapılan antlaşmaya göre bölgeye atanacak kişi, eski Osmanlı vatandaşı olamayacaktır. Bu nedenle göreve başlamasına engel olunması irade olunur. Tarih: 3 Aralık 1900’dür. Oysa aynı yıllarda Abdülhamid, ABD’nin silah şirketleriyle görüşmelerine devam etmekte ve Connecticut’taki bir şirketten Türkiye’de hafif silah fabrikası kurmasını istemekte, Amerikan Bahriyesi’nden General Bucknam’ı âlâ-yı vâlâ ile “Paşa” yapıp hizmetine almakta ve o zamanlar henüz bıyığı terlemiş bir bahriyeli subay olan geleceğin “Hamidiye kahramanı” Rauf Orbay’ı, Bucknam Paşa ile birlikte kruvazör ve denizaltı alımı için ABD’ye göndermekteydi.

Daha da ilginci, Bucknam Paşa’nın, kendisine anlatılan “denizcilik düşmanı” Abdülhamid görüntüsü ile kendisini gemi ve denizaltı almaya yollayan “denizcilik meraklısı” Abdülhamid görüntüsünü bir türlü bağdaştıramayışıdır. Nitekim Rauf Bey’e içine düştüğü şaşkınlığı şöyle dile getirmiştir: “Bilmece gibi bir adam. Hem de çözülmesi çok çok çok zor bir bilmece!” Bu bilmeceyi çözdüğümüzde, göreceğimiz resim, emin olun, Morgenthau’nunkinden çok çok çok farklı olacaktır.