Yönetim tarafından yazılmış tüm yazılar

Ve İlk Görev Suikast Selâmlığı…

Osmanlı sultanı II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık saltanatı, suikast girşimlerinin de toplamıdır. Kadir Tanır, en son romanı Suikast Selâmlığı’nda bu konuyu irdeliyor. Roman, İver Yayınları tarafından yayınlandı.

Suikast Selâmlığı dört bölümden oluşuyor. Yemin, Şah Açmazda, ‘Fedai’ Avında-1, ‘Fedai’ Avında-2, Yer Gök ‘Suikast’, Bir Maymun Kayboldu, Şeytan(ım)la Hasbıhal… bu dört bölümlük yolculuğun duraklarından yalnızca birkaçının adı.

İttihat ve Terakki’ye fedai olarak kabul edilen Cemil, romanın ana karakterini oluşturuyor. ‘Paşa’ Yakup, suikast düşüncesiyle yaşayan muhalif bir kişilik olarak yer alıyor Suikast Selâmlığı’nda. Hüsrev Paşa, onun yeğenleri Tevfik ve Şevket dillendirdikleri II. Abdülhamid düşmanlığıyla, okuyucuya kimi tanıdık isimleri çağrıştırıyor. Galip ve Mehlika ise, Cemil’in hayatında önemli yeri olan iki farklı “dünya”.

Türkiye Yazarlar Birliği’nce 2008 yılının en iyi romancısı seçilen Kadir Tanır, farklı roman tekniğiyle, toplumsal sorunlarımızın kaynaklarını ustaca irdeliyor. Yazar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, siyasal hayatımızda yaşanan hayâl kırıklarını, bir kez daha hatırlatıyor bizlere..

Kadir Tanır, romanını II. Abdülhamid’in itiraflarıyla sonlandırıyor. Aynı cesareti bizlerin de sergileyebilmesine bir çağrı Suikast Selâmlığı.

“Kurşun kafasının üzerinden, bir arşın havadan geçti, gitti duvara çarptı, bahçeye doğru sekti. Bir anda onunla yüz yüze geldik. Gözlerimin içine öyle bir bakış baktı ki dizlerimin bağının kesildiğini hissettim. İkinci kurşunu sıksam oracıkta işi biterdi. Bunu biliyordu. Ama yüzünde korkudan eser yoktu. Hatta meydan okuyor gibiydi.”

Kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/suikast-selâmligi-144416.htm

Sultan Abdülhamid’in Hafızası

Sultan, 19’uncu Asrın son yıllarında kabul ettiği bir şefire soruyor:

-Ekselans sizi gözüm ısırıyor! Acaba nereden görmüş olabilirim?

-Görmüş olabileceğinizi zannetmiyorum, haşmetmeâb; belki yarım asırdan beri memleketinize ayak basmış değilim!..

-Demek yarım asır kadar evvel buradaydınız!..

-Evet, haşmetmeâb; muhterem pederiniz Abdülmecîd Hân devrinde babam sefarethanenin birinci katibiydi. Bir gün elçilik heyetiyle beraber huzur-u şahaneye kabul edildiğimiz zaman ben de babamın yanındaydım ve 9 yaşlarında bir çocuktum

-Tamam! Ben de o zaman 10 yaşlarında var – yoktum ve kafes arkasından elçilik heyetini seyrediyordum. Demek sizi o zamandan hatırlıyorum!..

9 yaşlarında bir çocuğu, aradan 50 yıl geçtikten sonra, kendisi de aşağı yukarı aynı yaşta olarak tanıyabilmenin ifade ettiği hafıza kuvvetine denk ikinci bir misal bulunamaz kanaatindeyiz.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. baskı – s.365)

Milliyetçi Padişah

Evet, Abdülhamîd Hân, milliyetçi bir Padişahtı ve bu duygusunu, esas bildiği ümmetçilik ruhunu örselemeksizin, aynı ruha tâbi kılarak muhafaza etmenin sırrına ermişti. Onun gözünde her şey ruhî muhtevadan yani iman ve İslâm’dan ibaretti; kavimcilik de ancak bu ruhî muhtevaya liyakat, riayet ve hizmet belirttiği nispette tutunabilirdi.

Bu gayeyledir ki, idaresi altındaki koca imparatorluğun, Arnavut, Arap, Çerkez, Laz, Boşnak, Tatar, Gürcü, Türk’e yakın veya uzak bütün unsurlarını Hassa Ordusunda ve muhafız birliklerinde toplamış, bu arada ana vatan unsuru Mehmedcikler yatağı Anadolu ve Anadolulu’ya da daima aynı ölçünün emri altında, o ölçüye ehliyet bakımından hususi bir kıymet vermiş ve saf Anadolu çocuklarından bazı birlikler kurdurtmuştu.

Fakat, İslâmî gayeye tâbi bu milliyetçiliğini asla açığa vurmuyor ve bu nazik yol üzerinde bir ayrılık çıkmasından, daimi vehmi sayesinde kaygı duyuyordu. Bir vak’a, onun, bu milliyetçi cephesini pek canlı olarak gösterir.

Kendisi daima bir demir karyola üzerinde sürdüğü gayet sade hayat planı içinde, bir sabah penceresini açıp bahçeyi seyretmeye başlar. O sırada Anadolulu bir bahçıvan çiçekleri ve tarlaları sulamaktadır ve Padişahtan haberi yoktur.

Bahçıvan’ın yanına yine Padişahtan haberi olmayan bir genç Arnavut subay gelir. Bahçıvan birdenbire farkına varamadığı bu subayın üzerine su mu sıçratır, ne olur, şu veya bu sebepten öfkelenen subay, bahçıvana:

-Pis Türk!

Diye haykırır.

Ve işte o zaman, Ulu Hakan Abdülhamîd Hân’ın pencereden sesini duyarlar:

-Unutmayınız ki, ben de bir Türküm!

Arnavut subay, Padişahı görünce donup kalır ve korkusundan hemen oracığa düşüp bayılır.

Abdülhamîd, pencereye doğru koşanlara:

-Kaldırın şu patavatsızı buradan!..

Diye hitap eder ve gözden kaybolur.

(Necip Fazıl Kısakürek – Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han – Büyük Doğu Yayınları – 14. basım – s. 341-342)